30 Nisan 1986…
Dünya büyük bir felaket haberiyle başladı güne…
S.S.C.B’de; bu günkü Ukrayna’nın Kiev iline bağlı Çernobil kentinde 20. Yüzyılın en büyük nükleer kazası meydana gelmiş ve atmosfere büyük miktarda fisyon ürünleri salındığı bildirilmişti.
Tüm dünya alarma geçmiş, atmosfere salınan gazların rüzgarın etkisiyle taşınması sonucu etkilenen bölgelerde gerekli önlemler alınmıştı.
Dönemin Sanayi Bakanı Cahit Aral ise ekranlar karşısında çay içerek “Biz zararlı gazlardan etkilenmedik, gönül rahatlığı ile çayınızı yudumlayabilirsiniz.” mesajını veriyordu.
Aradan geçen yıllarda yaşanan sorunlar ve ciddi boyutlarda artan kanser vakaları aslında asrın felaketini hiçte zararsız atlatmadığımızı gösteriyor.
Felaketin yaşandığı bölgede ise insanların ve canlıların üzerindeki olumsuz etkiler halen devam etmekte, bölgede hâlâ yaşam yok ve koruma alanı hâlâ devam ediyor.
Ve yıl 2011…
Japonya’da yaşanan deprem felaketi sonrası zarar gören Fukuşima Nükleer Santralinden kontrollü de olsa atmosfere radyoaktif gaz salınıyor.
Dünya yine alarmda…
Almanya, nükleer reaktörlerinden 7’sini durdurdu. Nükleer devi Rusya ve Fransa programlarını askıya aldı. AB ise 143 reaktöre stres testi yapacak.
“Neyse ki bizim Nükleer Santralımız yok.” diye sevinmeyin.
Olacak!
Bizim cesur yöneticilerimize Çernobil’de, Fukuşima’da vız gelir.
Akkuyu’ya yapılması planlanan santral için takvim tüm hızıyla işliyor.
Başbakanımız açıklama yaptı; “Riski olmayan hiçbir yatırım yoktur. Yani evinize Aygaz tüpü de koymamak gerekir. Tüm bunların hepsi bilimsel olarak hesabıyla kitabıyla yapılıyor. Bütün tedbirleri alacağız ve bu tedbirlerle de bu tür adımları atacağız.”
Dünya üzerindeki nükleer santrallerden şimdiye kadar küçüklü büyüklü kazalar ve sızıntılarla 4 bin megawatt, yani yüzde 1 fire olmuş ve hâlâ nükleer atık sorunu çözülmüş değil.
Evet artan enerji ihtiyacını karşılamanın yollarını aramak gerekiyor. Yenilenebilir enerji kaynakları bakımından zengin bir coğrafyaya sahibiz.
Nehirlerimizin suları 49 yıllığına kiralandığı için sularımızdan elde edilen enerjiyi satın alıyoruz.
Fakat rüzgarlarımız hâlâ bizimken; canlılar için büyük tehlike arz eden nükleer santraller yerine, gerek dönüştürme tekniklerinin basitliği, ucuzluğu gerekse bu sistemlerin bakım ve işletmelerinin kolay olması nedeniyle rüzgar enerjisinden yararlanmak neden düşünülmüyor?
Canlı yaşamını büyük risk altına alan nükleer santralların kurulması, “Evimde de risk yaratan Aygazda çayımı demler, keyifle yudumlarım.” mesajlarıyla açıklanamaz.